Empatinin Yitimi ve Ruhun İstilası
Berlin’den New Jersey’e Bir Kaçışın Anatomisi: Arno Gruen ve Empati Arayışı
Bireysel bir yaşam öyküsü, bazen bütün bir çağın kolektif travmasını haritalandırır. Bir psikanalistin biyografisi ise yalnızca kronolojik bir döküm değildir, ruhun kendi karanlığıyla hesaplaşma cesaretidir.
26 Mayıs 1923’te Berlin’de doğan küçük bir çocuk, 1936 yılında Nazizmin tırmanan kırımından kaçarak ABD’ye göç etti. Cebinde sadece sürgünlüğün kederini taşımıyordu.
Küçük çocuk, Berlin sokaklarını geride bırakırken kendi içsel kurbanıyla yüzleştiğinin henüz farkında değildi. İnsanlığın en vahşi yüzüyle karşılaşmıştı. Bu kaçış, ruhun derinliklerindeki travmayı arayacak bir ömrün ilk adımıydı.
1961 yılında Theodor Reik’ın öğrencisi olarak psikanalist unvanını aldı. Bu genç adam Arno Gruen’den başkası değildi. Rutgers Üniversitesi’ndeki profesörlüğünden özel muayenehanesindeki seanslara uzanan yıllar boyunca tek bir soruya yanıt aradı:
İnsan neden kendi acısına ve başkalarının çığlığına yabancılaşır?
Auschwitz, insanın başkasının duygusunu anlamaktan aciz kaldığında ne denli yozlaşacağını gösteren nihai anıttır. Primo Levi, Ist das ein Mensch? yapıtında bu utancı sorgular. İnsanlığın yitimi tek bir mekânla sınırlı değildir. Antik çağın çocuk katliamlarından modern bürokratik kıyımlara uzanan kesintisiz bir hattır.
Freud, bilinçdışı kaçışları cinsel tabuların labirentinde aradı. Jung ise kolektif gölgenin insanı yutma tehlikesine işaret etti. Gruen, bu kuramsal mirası sarsıcı bir tarihsel gerçeklikle birleştirdi.
2001 yılında Geschwister-Scholl Ödülü’ne layık görülen İçimizdeki Yabancı eserine uzanan bu fikir yolculuğunda beklenmedik bir gerçek belirir. Gruen, incelediği her vakada aslında tek bir şeyin izini sürmektedir: Yıllar önce Berlin sokaklarında düşürdüğü ve yitirdiği o ilk empatinin.
Bireysel bir kaçışla başlayan biyografi, toplumsal felaketlerin merkezine yerleşir. Kurban ile suçlu arasındaki aldatıcı sınır burada çözülür.
Kurban ile Suçlunun Yer Değiştirdiği İllüzyon: Kendi Acısından Kaçışın Dehşeti
Kendi acısını reddeden insan zorunlu olarak zalimleşir. Çocuklukta yaşanan çaresizlik bir zayıflık sayıldığında yıkım başlar. Bastırılan acı, dışarıya aşağılama ve şiddet olarak taşar. Birey, kendi içindeki kurbanı yok etmek için başkalarını kurban eder. Toplum sahte korkular sergileyen katile acır. Gerçek kurbanın sahici çığlığı ise sessizliğe gömülür.
1993 yılında Liverpool’da 11 yaşındaki iki çocuk, 2 yaşındaki bir bebeği katletti. Olay anında sokaktan geçen 27 görgü tanığı cinayete müdahale etmedi. Görgü tanıkları sadece pasif kalmamışlardı. Bebeğin çaresiz çığlıkları, onların bastırdığı çocukluk travmalarını tetiklemişti. Tanıklar, kendi gömülü kırılganlıklarıyla yüzleşmemek için linçten kaçıp katillerin duygusal alanına sığındılar.
Benzer bir dehşet otokrasilerin yetimhanelerinde üretilir. Çavuşesku’nun Romanya’da dehşet saçan Securitate örgütü, sevgisiz büyüyen yetimlerden kurulmuştu. Mozambik’teki Renamo çocuk askerleri de aynı mekanizmayla eğitildi. Korkusu ve utancı cezayla silinen çocuk, acısını başkasına aktaran bir robota dönüşür.
Bu illüzyon kent yaşamının ortasında da işler. Zürih’te 77 yaşındaki bir adam, tramvaydan inerken önünü kapadığını düşündüğü bir vatandaşa yakın mesafeden ateş etti. Yakalandığında suçunu kabul etti. Ancak adam tarafından “korkutulduğunu” iddia etti.
Cumhuriyet Savcısı, saldırganın “gerçeği algılamada karışıklık” yaşadığına karar vererek davayı düşürdü. Vurulan gerçek kurban ise çaresizce adalet arıyordu. Savcı, kendi çocukluk çaresizliğinden kaçtığı için failin gösterişli ve kurmaca korkusuyla empati kurmuştu. Gerçek kurbanın dehşeti ise savcının bastırılmış kurbanlığına dokunduğu için reddedildi.
Judith Lewis Herman, Die Narben der Gewalt çalışmasında toplumsal travmanın üstünün örtülmesini politik iktidarla açıklar. Freud ve Breuer’in Viyanalı kadın hastaları ensest ve tacizi anlattığında, patriyarkal düzen bu gerçekliği “histerik fantezi” olarak damgaladı. Kurbanın acısını duymak, düzenin kendi suçunu üstlenmesini gerektirirdi.
Nietzsche’nin saptadığı gibi, “kötü” kavramı bu sapmadan doğar.
“Zalim, kendi içindeki kurbanı ezmek için dışarıda sürekli cezalandırılacak düşmanlar yaratır.“
Bastırılan bu acı, insanlık tarihinin çocukluk bagajıyla kuşaktan kuşağa taşınır.
Çocukluğun Altı Bin Yıllık Karanlığı ve Görünmez İhtiyaçlar
Uygarlık tarihi, çocuğun canlılığına uygulanan sistematik bir istila tarihidir. İnsanlık, kendi zayıflık korkusunu en savunmasız olanın bedeninde kırbaçladı.
Antik Çağ’da çocuk katliamları sıradan bir gelenekti. Soranus’un jinekoloji metinlerinde “yetiştirmeye değer” bulunmayan bebekler çöplüklere atılırdı. İkinci yüzyılda tüccar Hilarian karısına şöyle yazıyordu:
“Eğer bir çocuk doğurursan, oğlan olursa bırak yaşasın, kız olursa terk et.”
Orta Çağ’dan 18. yüzyıla kadar çocuklar ölüm riski yüksek sütannelere terk edildi. 1780 Paris’inde doğan 21 bin bebekten sadece 700’ü kendi annesi tarafından emzirildi. Viktorya döneminde ise açık şiddet tıbbi kılıflara büründü. Çocukların cinsel organlarına sadistçe müdahaleler yapıldı; klitoris kesimleri, alçı sargılar ve demir kafesler “disiplin” adı altında meşrulaştırıldı.
Sylvia Ashton-Warner, Yeni Zelanda’daki kelime kartı deneyinde çocukların bastırılmış dünyasını açığa çıkardı. Çocuklar özgür bırakıldığında kartlara “Bomba”, “Jet” ve “Korku” yazıyorlardı.
Ancak beş yaşındaki Dennis kartlarda kendi gerçeğini bulamadı. Annesi tarafından kırbaçla dövülen bu çocuk, “Ben hiçbir şeyden korkmuyorum!” diye bağırıyordu. Dennis, seans boyunca durmaksızın öğretmeninin eşyalarını topluyor, minderleri aşırı bir düzen hırsıyla düzeltiyordu. Küçük çocuk, bu kompulsif hareketlerle isimlendirilemeyen dehşetini maskeliyor, sahte bir itaat zırhına sığınıyordu.
Modern dünyada kaba şiddetin yerini “annelik miti” aldı. Pirkko Niemelä’nın Finlandiyalı anneler üzerindeki araştırması yıkıcı bir gerçeği belgeledi. Anneliği idealize eden kadınların çocukları dışarıdan bakıldığında son derece uslu ve uyumluydu. Fakat yansıtma testlerinde en yüksek saldırganlık değerlerini o çocuklar sergiledi.
Christopher Lasch’ın belirttiği gibi, anne-babanın aşırı “kaygısı” çocuk üzerinde inceltilmiş bir denetim mekanizmasına dönüşür. Daniel Stern’in vurguladığı erken dönem bebek ihtiyaçları reddedildiğinde, çocuk sahte bir itaat geliştirir.
Çocuklukta bastırılan bu duygusal yarılma, beynin nöronal mimarisinde kalıcı bir bölünmeye yol açar.
Zihnin ve Dilin Bölünmesi: İki Beyin Yarımküresi, Hamlet ve Sahte Kendilik
Kültürümüz, algı dünyamızı ikiye böler. Bütüncül, empatik ve bedenle uyumlu olan sağ beyin yarımküresi bastırılır. Soyut, analitik, nesneleştiren ve erkek egemen iktidarı temsil eden sol beyin yarımküresi ödüllendirilir. Dil, empatinin organı olmaktan çıkıp iktidarın aracına dönüşür.
George Trow, Shakespeare’in Hamlet eserindeki ünlü monoloğu incelerken bu zihinsel yarılmayı çözer. Babası Hamlet’ten ilkel erkeğe özgü bir intikam bekler. Hamlet’in trajedisi, indirgenmiş erkek bilinci ile kapsayıcı kadınsı bilinç arasındaki çatışmadır.
Sabahattin Eyuboğlu’nun çevirisi bu yarılmayı özetler:
“Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu! Düşüncemizin katlanması mı güzel, Zalim kaderin yumruklarına, oklarına, Yoksa diretip bela denizlerine karşı Dur, yeter! demesi mi?”
Trow’a göre “Olmak”, erkeğin yıkıcı ve indirgenmiş iktidar bilincini temsil eder. “Olmamak” ise duyumsama yetisini, yani insani empatinin kapsayıcı kadınsı doğasını temsil eden derin bir bükülme içerir. Hamlet, ilkel öç geleneği ile kendi gelişkin duygudaşlığı arasında sıkışır. Ve sonunda kendi mantıksal tıkanıklığına teslim olur.
Dil, algının sınırlarını çizer. Hopi dili zamanı soyut bir nesne olarak değil, yaşanan eylemin akışı içinde kodlar. Wintu kültürü parçayı bütünden ayırmadan deneyimler. Carol Gilligan, mevcut dilin kadının empatik kendilik duygusunu karşılamada yetersiz olduğunu gösterir. Alfred Tomatis ise işitmenin anne karnında başladığını ve dilin ilk duygusal bağlamla şekillendiğini kanıtlar.
Schachtel’in çocukluk amnezisi teorisi, ilk çocukluk anılarımızın cinsel tabular yüzünden değil, dilimizin o bütüncül yaşantıları karşılayacak kelimelere sahip olmaması yüzünden unutulduğunu gösterir. Albert Einstein da çocukluktaki dilsizliği sayesinde yetişkinlerin soyut dil kalıplarına hapsolmadığını ve görelilik kuramını bu sayede keşfettiğini ifade eder. Julian Jaynes, antik destanlarda insan bilincinin henüz içsel bir empatiye değil, tanrısal emirlere tabi sol beyin odaklı bir mekanizmayla işlediğini tüyler ürpertici şekilde açıklar.
Davidson, Fox ve MacLean’in nöropsikolojik araştırmaları, çocuklukta bastırılan dehşetin beyin yarımküreleri arasındaki dengeyi bozduğunu kanıtlar. Dehşet karşısında çaresiz kalan çocuk, sağ beynin empatik algılarını yeraltına gömer. R.D. Laing’in ifadesiyle birey, hayatta kalabilmek için tamamen dış dünyaya uyum sağlamış bir “sahte kendilik” inşa etmek zorunda kalır.
Zihindeki bu yarılma, bedende somutlaşan bir katılaşmaya evrilir.
Yabancılaşmış Beden ve Kayıtsızlık Politikası: Kitle Kıyımlarına Giden Yol
Beden duygusunun yitimi, toplumsal ölçekte devasa bir kayıtsızlık politikası yaratır. Bedenine yabancılaşan insan kendi acısını hissetmez. Kendi kas zırhına hapsolan birey, başkalarının yok edilmesini soğukkanlı bir bürokratik işlem olarak izler.
Moshe Feldenkrais ve Nikolaas Tinbergen’in kas analizleri bu felaketi açıklar. Modern insan; kasılmış boyun, gergin omuz ve sıkılmış kalçalarla dolaşır. Dik duruş ve askeri kalıplar, dışarıdan dayatılan yabancı bir iradeye itaat edişin bedensel kanıtıdır. Witkin ve Hertzman’ın algı deneyleri, görsel alana bağımlı bireylerin kendi beden duygularını bastıran, pasif ve otoriteye kolayca boyun eğen kişilikler olduğunu saptamıştır.
Bu bedensel zırh, sağ beynin empatik rezonansını kapatan somatik bir kalkandır. İşte bu zırh, bürokratik cinayetlerin nöro-fiziksel zeminidir.
1994 Ruanda katliamında yüz binlerce insan canlı yayında doğranırken dünya sustu. Rony Baumann’ın belirttiği gibi, Auschwitz’in gizlilik sayesinde gerçekleştiği miti Ruanda ile yıkılmıştır. Kitleler dehşeti ekran başında izleseler bile harekete geçmeyecek kadar kayıtsızlaşmışlardır.
Fritz von Reck-Malleczewen, 1 Haziran 1942 tarihli günlüğünde bu onursuzluğu kaydeder. Doğu Cephesi’nde bir günde 30 bin Yahudi’nin alev makineleriyle öldürülmesini izlemek için kasabadan toplanan 19 yaşındaki gençlerin aşağılık seyirciliğini anlatır.
Polonya’daki getto boşaltma görevlisi bir Nazi bürokratının karısına yazdığı mektuplar, robotsu insaniyet yoksunluğunun belgesidir. Karısına ve çocuklarına derin sevgiler gönderen adam, aynı mektupta katledilen Yahudi çocukların ayakkabılarını kendi çocuklarına kargoladığını anlatır. Daniel J. Goldhagen’in Hitlers willige Vollstrecker eserinde gösterdiği gibi, bu insanlar rejimin sıradan ve gönüllü uygulayıcılarıdır.
1981 El Salvador El Mozote katliamında Yarbay Monterossa komutasındaki tabur 794 köylüyü katletti. Ronald Reagan yönetimi ve Eliot Abrahams gibi “reel-politik” aktörler, insan hakları raporlarını tahrif ederek cinayetleri politik kılıflarla örttü.
Hervey Cleckley’in The Mask of Sanity yapıtında betimlediği gibi; bu failler cani ruhlu canavarlar olarak görünmezler. Aksine son derece kibar, işini iyi yapan “normal” aile babalarıdırlar. Kendi içlerindeki acı öldüğü için, katliamı bürokratik bir mesafe ile yürütürler.
Bu yıkımın merkezinde en tehlikeli savunma mekanizması yatar: Saldırganla özdeşleşme.
Saldırganla Özdeşleşme Döngüsü ve Sahte Kendiliğin Zafiyeti
Çaresizlik karşısında ezilen çocuğun bulduğu son çare, kendisini ezen zalimi idealleştirmesidir. Çocuğun ezenle kurduğu bu hastalıklı bağ, otoriter toplumsal yapının harcıdır.
Sandor Ferenczi, 1932 yılındaki radikal kuramıyla terörün nasıl sahte bir korunmuşluk duygusuna dönüştüğünü açıklar. Çocuk, yetişkinin ezici gücü karşısında dehşete düştüğünde, otomatik olarak saldırganın tüm isteklerini tahmin eden bir araca dönüşür.
Annesinin kendisine fırlattığı bıçaktan son anda kurtulan bir hastanın, o dehşet anından hemen sonra annesine karşı müthiş bir sığınma arzusu geliştirmesi bu düzeneğin kanıtıdır. Korku, sahte bir emniyet hissine dönüşmüştür.
Heinrich Böll’ün ifade ettiği o görünmez yüzsüzlük, toplumsal ölçekte sahte bir narsisizm yaratır. Nürnberg yargılamalarında mahkeme psikoloğu Gilbert’in “vicdan tiyatrocusu” olarak tanımladığı Hans Frank veya Albert Speer bu tipin prototipleridir. Otantik bir kimlikten yoksun olan bu figürler, otorite değiştikçe anında yeni rollere bürünürler. Duyguları gerçek değil, sergiledikleri tiyatronun birer parçasıdır.
Heinrich Jacoby’nin gösterdiği gibi, zorlama eğitim çocukta içsel merakı yok eder. Çocuğa kendi sınırlarını çizme hakkı verilmediğinde, birey dışarısının ihlallerini “doğal” saymaya başlar. Eleanor Leacock’un Montagnais-Naskapi yerlileri üzerinde yaptığı araştırmalar ise bambaşka bir dünyanın imkânını sunar. Yerli ebeveynler, çocuğun acısını ve ağlamasını bir itaat vesilesi değil, kendi davranışlarını düzenleyen temel bir pusula olarak görürler.
Kendi kurbanlığından nefret etmeyi öğrenen birey, varlığını sürdürebilmek için dışarıda sürekli bir “düşman” icat etmek zorundadır. El Mozote katliamını yöneten Yarbay Monterossa, kendi içinde bastırdığı ve nefret ettiği isyancı kendiliğini katletmek için köylüleri acımasızca yok etmiştir. Sürekli düşman üreten zihniyet, gerçekte kendi içindeki kurbanın izlerini silmeye çalışan yaralı bir mekanizmadır.
Uygarlığımız, kendi kurbanlığının çığlığını bastıran insanların inşa ettiği sahte cennetlerde yalpalarken; iyileşmenin tek yolu ruhun derinliklerindeki o bastırılmış sesle yüzleşmektir.
“Bilinçdışımız sürekli anlatır; biz kendi içimizdeki kurbanın çığlığını dinlemeyi öğrenene kadar da bekler.”
Not: Bu derleme Arno Gruen üzerine okumalarım sonrasında AI desteği ile düzenlenmiştir.
Konuyla İlgili Filmler:
Empati eksikliği, soğuk akıl (soyut düşünce), otoriteye itaat ve saldırganla özdeşleşme temalarını, toplumsal şiddetin kökenleri bağlamında ele alan ve bu psikolojik dinamiklerle birebir paralellik gösteren öne çıkan filmler ve sinematografik eserler şunlardır:
- American Sniper (Amerikalı Keskin Nişancı – 2014)
- The Zone of Interest (İlgi Alanı – 2023) / Conspiracy (Wannsee Konferansı – 2001)
- Shoah (1985 – Claude Lanzmann)
- Geraubte Kindheit (Çalınmış Çocukluk – 1991) / Beasts of No Nation (2015)
- Das weiße Band (Beyaz Bant – 2009, Yön: Michael Haneke)
- Das Experiment (Deney – 2001) / Die Welle (Tehlikeli Oyun – 2008)
American Sniper (Amerikalı Keskin Nişancı – 2014)
The Zone of Interest (İlgi Alanı – 2023) / Conspiracy (Wannsee Konferansı – 2001)
Shoah (1985 – Claude Lanzmann)
Geraubte Kindheit (Çalınmış Çocukluk – 1991) / Beasts of No Nation (2015)
Das weiße Band (Beyaz Bant – 2009, Yön: Michael Haneke)
Das Experiment (Deney – 2001) / Die Welle (Tehlikeli Oyun – 2008)
Kaynaklar
- Gruen, A. (1986). Der Verrat am Selbst (Kendine İhanet).
- Gruen, A. (1989). Der Wahnsinn der Normalität (Normalliğin Deliliği).
- Gruen, A. (2001/2005). Der Fremde in uns (İçimizdeki Yabancı).
- Herman, J. L. (1993). Die Narben der Gewalt (Şiddetin Yaraları).
- Levi, P. (1992). Ist das ein Mensch? (Bunlar Da Mı İnsan).


Bir yanıt yazın