Bir Kapı Eşiğinde Durmak

4–6 dakika

Reddedilmenin, Kendi İçimize Çekilmenin ve Görünmez Yaralarımızın Hikâyesi

Bazen tam birinin gözlerinin içine bakarken, aniden içinizden bir şeylerin geriye doğru çekildiğini hissettiğiniz oldu mu? Kalbinizden bir kapı tam açılacakken, bilinmeyen bir ürpertiyle o kapıyı mandallayıp içeri çekilmek… Belki de hiç kimse sizi kapı dışarı etmemişken, fırtına henüz kopmamışken, incinme ihtimalinin o ezici gölgesinden kaçmak adına kendi ruhunuzu kendi ellerinizle gurbete göndermişsinizdir. İnsanın bu dünyadaki en sessiz trajedisi belki de budur: Henüz sürgün edilmeden kendi kalbine sürgün olmak.

Bu bir şekilde hepimizin kıyısından geçtiği, kalbim kırılabilir yerlerinin durduğu içsel bir yolculuk ihtimali.


İlk Soğukluk: Çocukluğun Buz Sütunları ve Özgün Benliğe İhanet

Bizi en çok acıtan yaralar, genellikle kelimelerin henüz biçimlenmediği ilk yıllarda açılır. Kolektif hafızamızın derinliklerinde, dışlanmak ve kabul görmemek sıradan bir yalnızlık değil; varoluşsal bir ölüm tehdididir. Küçük bir çocuk, annesinin veya babasının gözlerinde koşulsuz bir sıcaklık ararken onların mesafesiyle karşılaştığında dehşet verici bir ikilem yaşar: Ya olduğum gibi kalıp reddedileceğim ya da sevilmek uğruna kendimden vazgeçeceğim.

Çocuk, hayatta kalabilmek için özgün arzularını, çığlıklarını ve renklerini bastırır; otoritenin veya anne babanın beklentilerine tam bir uyum gösterir. Ama bu boyun eğiş, derinlerde sessiz bir yarılma yaratır. İnsan, canını korumak için kendi benliğine ihanet ettiğinde, bu durum yetişkin yaşamda katlanılması güç bir kendilik nefretine dönüşebilir.

Arno Gruen’in aktardığı sarsıcı bir hikaye vardır: Avusturya Alpleri’nde geziye çıkan genç bir kız, buzulun kenarına vardığında aniden gruptan koparak tehlikeli buz sütunlarının arasına koşar. Büyük bir gürültüyle kopan buz bloklarının arasında ortadan kaybolur. Geri döndüğünde, kocaman bir buz sütununa saatlerce sımsıkı sarıldığını söyler. Sonradan anlaşılır ki, yaşamının ilk iki yılında kendisinden her türlü bedensel teması ve sıcaklığı esirgeyen annesini hatırlamaktadır. Kız, o dondurucu buz sütununa sarılarak aslında kendi içindeki buz soğukluğundaki anneyi ısıtmaya çalışmaktadır.

Siz de hiç var olmadığınız bir ilişkide durmadan sevgi ararken, o buz sütununa sarıldığınızı fark ettiniz mi? Bazen sırf o ilk reddedilişimizin acısıyla yüzleşmemek için, bizi soğukta bırakan ilişkilerin etrafında pervaneler gibi döner dururuz.


Aşkın Eşiğinde Duvar Örmek: “Bana Yaklaş Ama İçeri Girme”

Yetişkinlikte bir insana kalbimizi açmak istediğimizde, çocukluğumuzun o eski yaralanma hafızası aniden uyanabilir. Birine bağlanmak, aynı zamanda onun tarafından terk edilme, eksik bulunma ya da yıkılma riskini göze almaktır. Tam da bir ilişki derinleşecekken, içimizdeki o “yalnız savaşçı” veya “duvarcı ustası” uyanıverir.

Birdenbire karşımızdaki insanın ufak hatalarına takılmaya, konuşmaktan kaçınmaya ya da taştan bir adama dönüşmeye başlarız. Aslında kaçışımız sevgisizlikten değildir; tam aksine, sevmeye ve bağlanmaya başladığımız an hissettiğimiz o dehşetli savunmasız kalma korkusundandır. Karşı tarafın bizi reddetmesine fırsat vermeden, ilk taşı atan veya duvarı ören biz oluruz. Çünkü reddetmek, reddedilmekten daha katlanılabilir bir kontroldür.

Perdedeki Yansımalar: Kaçışın ve Yalnızlığın Hikâyeleri

  • Issız Adam (Çağan Irmak):Filmdeki Alper karakterini hatırlayın. Mutfakta harikalar yaratan, ancak bir kadının kalbine dokunmasına izin vermeyen o adam. Alper’in tutumu bir sevgisizlik gösterisi değildir; tam aksine, bağlandığı an acı çekme korkusundan tir tir titreyen bir ruhun savunmasıdır. Banyoda çaresizlik içinde ağlarken, aslında kendisini korumak adına girdiği o duygusal sürgünün acısını çekmektedir.
  • Warlock (Yalnız Kovboy): Kasabayı koruyan ama kendisine uzanan sıcacık bir aşka ve yuvaya yanıt veremeyen şerif… Kadının tüm yalvarışlarına rağmen kasabayı terk ederken, “yalnız kovboy” zırhının ardındaki o ürkek çocuğu gizler. Özgürlük zannettiği şey, aslında incinmekten ölesiye korktuğu için kendi üzerine kilitlediği bir hapishanedir.

Ait Olamama Hissi: Ailenin Unutulmuş Üyeleri ve Görünmeyen Bağlar

Bazen hayatınızda her şey yolundayken bile içinize çöken o zifiri yalnızlık hissini bilir misiniz? Nereye giderseniz gidin “buraya ait değilim” dedirten o köksüzlük duygusu… Belki de bu his sadece size ait değildir.

Sistemik terapilerin ve Aile Diziminin kurucusu Bert Hellinger’in sunduğu içgörülere göre; bir aile sisteminde utanç duyulduğu, erken öldüğü, sakat doğduğu veya bir suç işlediği için yok sayılan, unutulan veya dışlanan her üye, geride duygusal bir boşluk bırakır. Ailenin kolektif vicdanı, dışlanan bu üyenin hakkını teslim etmek üzere sonraki kuşaklardan bir çocuğu seçer.

Farkında olmadan, yıllar önce dışlanmış bir teyzenin, hiç bahsedilmeyen bir amcanın ya da terk edilmiş bir ilk eşin yalnızlığını kendi kaderimizmiş gibi yaşamaya başlayabiliriz. Kendimizi dünyaya kapatmamız, belki de aile sistemimizin unuttuğu birine duyduğumuz o kör ve bilinçdışı sadakatin sonucudur. Dışlanmış birinin acısını taşımak, kendi hayatımızı yaşamamıza engel olan görünmez bir bağa dönüşebilir.


Toplumun Sınırlarında “Dışarıda” Olmak ve “Kurucu Dış”

Kendini dışlama hali, sadece bireysel ruhumuzun bir oyunu değildir; toplumsal düzenin üzerimize doğrulttuğu soğuk bakışların da bir sonucudur. Judith Butler ve Michel Foucault’nun ifade ettiği gibi; toplum kendi “makbul, makul ve normal” sınırlarını çizebilmek için zorunlu olarak bir “kurucu dış” ve yaşanamaz sayılan alanlar yaratır.

Aykırı olan, düzene uyum sağlayamayan ya da normların dışına taşan bedenler, sistem tarafından tecrit edilir ve görünmez kılınır. Toplumun bu dışlayıcı ve aşağılayıcı nefreti içselleştirildiğinde, insan ruhunda derin bir utanç tortusu kalır. Bu utanç, bireye “Görünür olursan yaralanırsın” der. Böylece insan, toplumun yıkıcı bakışlarından korunmak için kendi sesini, arzularını ve kimliğini kendi eliyle sessizliğe gömer.

  • Paris is Burning (Jennie Livingston): Judith Butler’ın tahlil ettiği bu efsanevi belgesel, New York’un marjinalize edilmiş drag balo kültürünü anlatır. Biyolojik ailelerinden ve normatif toplumdan dışlanan bu insanlar, kendilerine “kurucu dışın” sınırlarında yepyeni “evler” ve “anneler” kurarlar. Görünmez kılınmak istenen bedenlerin, kendi aralarında nasıl tutku dolu bir kabul ve varoluş sığınağı inşa edebileceklerinin en dokunaklı hikayesidir bu.

Özgürleşme İhtimali: Kendi İçimizdeki Sürgünü Bitirmek

Kendini dışlamak, insanın henüz kimse vurmadan kendi kalbine indirdiği bir darbedir. Bizi reddedilme korkusundan korur gibi görünen o kalın duvarlar, aynı zamanda içeriye sevginin, şefkatin ve hayatın girmesini de engeller.

Peki ama bu gurbet duygusu nasıl biter?

Şunu fark etmekle başlayabiliriz belki: Artık o savunmasız, çaresiz çocuk değiliz. Reddedilmek canımızı acıtabilir, ama bizi yok edemez. İçimizde utandığımız, zayıf bulduğumuz, “Sevilmeye değer değil” diye sakladığımız parçalarımızı yeniden kalbimize kabul ettiğimizde içsel sürgünümüz sona erer.

Ailemizde unutulmuş, hikayesi yarım kalmış veya dışlanmış kim varsa, onların kaderine saygı duyup kalbimizde onlara saygın bir yer verdiğimizde, üzerimizdeki o ağır yük hafiflemeye başlar. Başkalarının gözünde onay aramak yerine, kendi yaralı hakikatimizle durmayı göze aldığımızda, kapı eşiğindeki o tereddütlü bekleyiş biter ve kendi evimize geri dönebiliriz.


💬 Sizce bir ilişkide veya toplumsal hayatta bu sessizlik duvarını örmüş birine ulaşmanın en incelikli yolu nedir; ona emniyette olduğunu hissettirmek mi, yoksa onun kendi hazır oluşunu sessizce beklemek mi?


Elif Farukoğlu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Bir yanıt yazın

Kişisel Gelişime Dayalı Blog Yazıları

Hayatın getirdiği zorlukların herkes için kendine özgü ve karmaşık olduğunu biliyoruz. Koçluk, kendinizi keşfetmenize ve tüm potansiyelinizi ortaya çıkarmanıza yardımcı olmak için var.