Giriş: Travma Bir Olay Değil, İçsel Bir Yaradır

7–10 dakika

Bu rehbere hoş geldiniz. Amacımız, karmaşık ve sıklıkla yanlış anlaşılan bir konu olan travmayı, şefkatli ve anlaşılır bir dille aydınlatmaktır. Bu metin, travmanın bedenimiz ve zihnimiz üzerindeki çok yönlü etkilerini anlamanız için size destekleyici bir yol arkadaşı olacaktır.

Travma, genellikle yanlış bir kanıyla, başımıza gelen korkunç olaylar olarak tanımlanır. Ancak yazar ve hekim Gabor Maté’nin vurguladığı gibi, anahtar kavramımız olan travma, olayın kendisi değil, o olay sonucunda içimizde olanlardır. Travma, dışsal bir olaydan kaynaklanan ve bizi özgün benliğimizden koparan içsel bir yaradır. Maté, bu gerçeğin “büyük ölçüde göz ardı edilmiş veya yanlış anlaşılmış” olduğunu belirtir.

Bu tanımı somutlaştırmak için yazarın kendi yaşamından bir örnek aydınlatıcıdır. Maté, 1945 yılında, henüz on dört aylık bir bebekken, savaş koşulları nedeniyle annesinden haftalarca ayrılmak zorunda kalır. Annesi günlüğünde o dönemi, “ayrıntılarını bilmeni istemediğim o zamanların tarif edilemez dehşetini senin için özetleyebilirim” sözleriyle anlatır. Yeniden bir araya geldiklerinde ise bebek Gabor, annesinin yüzüne günlerce bakmaz. Psikolog John Bowlby’nin “kopma” olarak adlandırdığı bu davranış, aslında acıya karşı geliştirilmiş bir uyumlanma tepkisidir. Bebeğin zihni adeta şöyle bir mesaj verir: “Beni terk ettiğinde o kadar incindim ki, seninle tekrar bağ kurma riskini göze alamam.” Bu erken dönem tepkisi, sinir sistemine, zihne ve bedene gömülerek gelecekteki ilişkileri şekillendirir.

Travmanın bu içsel yara tanımı, onun sadece psikolojik bir mesele olmadığını, aynı zamanda bedenimizi de derinden etkilediğini anlamamız için bir başlangıç noktasıdır. Bu içsel yara, zihinsel olduğu kadar fiziksel izler de bırakır ve bu izlerin kökenini anlamak, iyileşme yolculuğunun ilk adımıdır.

1. Beden Asla Unutmaz: Beden-Zihin Bütünlüğü

Modern tıp, uzun yıllar zihin ve bedeni iki ayrı varlık olarak ele almıştır. Ancak araştırmacı Candace Pert gibi öncüler, bu ikisinin ayrılamaz bir bütün olduğunu göstermiştir. Pert, bu birliği vurgulamak için kasıtlı olarak tire kullanmadan “bedenzihin” (mindbody) terimini icat etmiştir. Bu paradigmaya göre zihin ve beden, birbiriyle karmaşık bir şekilde iç içe geçmiş tek bir sistemdir. Bu fikir yeni değildir; daha 1930’larda Dr. Soma Weiss gibi hekimler, sosyal ve ruhsal faktörlerin her hastalıkta, hatta bazen baskın bir rolde oynadığını gözlemlemiştir.

Kronik stres, bu bütünleşik sistem üzerinde yıkıcı bir etkiye sahiptir. Vücudumuzun dengeyi korumak için kullandığı merkezi sisteme “HPA ekseni” (Hipotalamus-Hipofiz-Adrenal ekseni) denir. Stres araştırmacısı Bruce McEwen, vücudun değişen koşullar karşısında iç dengeyi koruma çabasını “allostaz” (“değişimin ortasında aynı kalmak”) olarak tanımlar. Ancak stres kronikleştiğinde, bu sistem aşırı yüklenir. McEwen’in “alostatik yük” olarak adlandırdığı bu aşırı gerginlik, stres hormonlarının sürekli salınımına, bağışıklık sisteminin bozulmasına ve nihayetinde hastalıklara zemin hazırlar.

Duygusal acıların ve bastırılmış duyguların fiziksel hastalıklara nasıl dönüşebileceğine dair çarpıcı örnekler mevcuttur:

  • Otoimmün Hastalıklar Vücudun bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırdığı bu durumlar, genellikle çocukluk çağı travması ve strese bağlı iltihaplanma ile güçlü bir ilişki gösterir. Örneğin, multipl skleroz (MS) üzerine yapılan çalışmalar, hastaların büyük çoğunluğunun hastalık başlangıcından önce uzun süreli ve yoğun duygusal stres yaşadığını ortaya koymuştur.
  • Kanser Araştırmalar, duygusal bastırmanın, özellikle de öfkenin ifade edilmemesinin, kanser riskiyle bağlantılı olduğunu göstermektedir. Cancer Nursing dergisinde yayımlanan bir makale, kanser hemşirelerinin “aşırı nezaketin” zararlı olabileceğine dair sezgisel anlayışlarının bilimsel çalışmalarla desteklendiğini belirtir.
  • ALS (Lou Gehrig Hastalığı) Cleveland Clinic’teki nörologlar, ALS hastalarının neredeyse evrensel olarak “olağanüstü derecede nazik” olduklarını fark etmişlerdir. Personelin gözlemi o kadar tutarlıydı ki, bir hastanın dosyasına mizahi ama trajik bir şekilde şu notları düşüyorlardı: “Korkarım bu kişinin ALS’si var, çok kibar biri” veya tam tersi, “Bu kişide ALS olamaz, yeterince kibar değil.”

Bu fiziksel yansımalar, geleneksel tıbbın genellikle göz ardı ettiği derin bir gerçeği ortaya koyar: Bedenimiz, duygusal dünyamızın bir ifadesidir. Psikolojik acının fiziksel semptomlara dönüşmesi bir arıza değil, bedenzihnin acıyla başa çıkma ve hayatta kalma çabasının bir parçasıdır.

2. Travma Bizi Nasıl Şekillendirir: Psikolojik Etkiler

Travmanın psikolojik etkilerinin temelinde, her çocuğun karşılaştığı bir anahtar ikilem yatar: Özgünlük (authenticity) ve Bağlanma (attachment) arasındaki seçim. Bir çocuğun hayatta kalması, bakım veren kişiye olan bağlanma bağına bağlıdır. Bu bağ tehdit altında olduğunda, çocuk bu bağı korumak için kendi özgün duygularını, ihtiyaçlarını ve içgüdülerini feda edecektir. Bu fedakarlık, travmanın psikolojik özünü oluşturur ve uzun vadeli sonuçlara yol açar.

Travmanın en önemli üç psikolojik sonucu şunlardır:

  1. Tepki Esnekliğinin Kaybı Psikolog Rollo May’in belirttiği gibi, insan özgürlüğü “uyaran ve tepki arasında duraklama ve bu duraklamada seçim yapma kapasitemizi içerir.” Travma bizi bu özgürlükten mahrum bırakır. Stresli bir durumla karşılaştığımızda, bilinçli bir seçim yapmak yerine, geçmişte programlanmış otomatik savunma reksiyonlarına (savaş, kaç veya don) sıkışıp kalırız. Geçmiş, bugünü tekrar tekrar ele geçirir ve yönlendirir.
  2. Utanca Dayalı Bir Benlik Görüşü Travma, kişinin kendisi hakkında “Ben yeterli değilim” gibi derinden olumsuz inançlar geliştirmesine neden olur. Bu utanç, bazen kişisel sorumluluk kisvesi altında gizlenir. Seattle’dan bir adam, Gabor Maté’ye yazdığı mektupta annesini suçlamaktan kaçındığını belirterek şöyle der: “Ben bir pisliğim ve bunun sebebi de benim.” Maté’ye göre bu, adamın kendine yönelttiği, aslında annesine karşı hissettiği ancak kabul edemediği öfkesine karşı bir savunmadır. Bazen bu utanç, yazar Elizabeth Wurtzel örneğinde olduğu gibi, telafi edici bir aşırı başarı çabasını körükler. Wurtzel, “yeterince iyi olabilirsem, birkaç dakikalık mutluluğa sahip olabileceğimi düşündüm” diyerek, bu inancın parlak kariyerini nasıl motive ettiğini anlatır.
  3. Kendinden Kopma Travmatize olmuş kişi, dayanılmaz acı veren duygulardan korunmak için kendinden ve duygularından kopar. Yazar Tara Westover, anı kitabı Talebe‘de bu kopuşu güçlü bir şekilde ifade eder. Kardeşinin istismarı karşısında, bunun onu etkilemediğine inanmaya çalıştığını anlatır. Ancak sonradan anladığı “hayati gerçek”, tam da bu kopuşun kendisinin istismarın etkisi olduğudur. Şöyle yazar:

Travmanın bu bireysel etkileri, zamanla bağımlılık ve akıl sağlığı sorunları gibi daha geniş toplumsal problemlere zemin hazırlar.

3. Acının İfadeleri: Bağımlılık ve Akıl Sağlığı

Bağımlılık ve “akıl hastalığı” olarak etiketlenen durumlar, genellikle travmanın sonuçları olarak ortaya çıkar, ancak toplum tarafından ahlaki bir zayıflık veya biyolojik bir hastalık olarak yanlış anlaşılır. Oysa bu durumlar, çoğu zaman acı verici deneyimlere karşı geliştirilmiş anlaşılır tepkilerdir.

  • Bağımlılık Bir Hastalık Değil, Acıyı Dindirme Çabasıdır Yaygın kanının aksine, bağımlılığın temel itici gücü haz arayışı değil, acıdan kaçma çabasıdır. Bağımlı kişiler, uyuşturucularda veya kompulsif davranışlarda, çocukluklarında eksik olan veya kaybettikleri duyguları ararlar.
    • Aktris Jamie Lee Curtis, bağımlılık yapıcı maddelerde aradığı hissi “sıcak bir banyoya” benzetir; bir rahatlık ve sükûnet arayışıdır.
    • Komedyen Russell Brand, eroini ilk kullandığında hissettiği duygunun “kutsal, tanrısal, sıcak ve anne gibi” olduğunu söyler. Bu ifadeler, bağımlılığın temelinde yatan derin duygusal acıyı ve bağlantı özlemini ortaya koyar. Neredeyse her zaman çocukluk çağı travmasından kaynaklanan bağımlılık, acı verici anılardan ve dayanılmaz duygulardan kaçmak için umutsuz bir girişimdir. Bu durum şu can alıcı soruyu akla getirir: “Sizi ‘normal hissettiren’ bir ‘hastalık’ duyan var mı?”
  • “Akıl Hastalığı” Yaraların Bir İfadesidir Depresyon, anksiyete, DEHB gibi durumlara “beyin hastalığı” veya “kimyasal dengesizlik” etiketi yapıştırmak, bu durumların altında yatan hikayeyi, anlamı ve bağlamı gözden kaçırmamıza neden olur. Bu durumlar bir ‘hastalık’ arızası değil, anormal koşullara karşı geliştirilmiş zeki hayatta kalma mekanizmalarıdır.
    • Merhum sinirbilimci Jaak Panksepp, depresyonu, birincil bir hastalık olarak değil, bağlantı kaybına karşı geliştirilmiş fizyolojik bir “kapanma mekanizması” olarak görmüştür. Bu, acıyı hafifletmek ve tehlikeli davranışları engellemek için bir hayatta kalma stratejisidir.
    • Komedyen Darrell Hammond‘ın deneyimi bu fikri somutlaştırır. Yıllarca yanlış teşhislerle tedavi gördükten sonra bir doktor, biyolojik modelin sorduğu “Senin neyin var?” sorusu yerine, ona doğru soruyu sormuştur: “Çocukken sana ne oldu?” Hammond, sorunlarının temelinde annesinin uyguladığı korkunç şiddetin yattığını o zaman anlamıştır. Semptomları bir “hastalık” değil, dayanılmaz acıya karşı bir tepkiydi.

Bu bireysel acıların kökenini anlamak, bizi daha büyük bir resme, yani içinde yaşadığımız kültürün rolüne bakmaya davet eder.

4. Daha Geniş Resim: “Normal” Neden Bir Efsanedir?

Sağlık ve hastalık sadece bireysel bedenlerde meydana gelmez; içinde yaşadığımız kültür tarafından derinden şekillendirilir. Modern, materyalist kültürümüz, insanlığın temel ihtiyaçlarıyla sık sık çelişen ve sağlığımızı baltalayan koşullar yaratır. Gabor Maté, bu durumu bir diğer anahtar kavram olan “toksik kültür” olarak adlandırır. Bu kültürün anormallikleri tesadüfi değildir; insan ihtiyaçlarını hiçe sayan materyalist ve tüketimci bir ekonomik sistemin doğal sonuçlarıdır. Bu sistem, bizi sürekli strese, sosyal izolasyona ve eşitsizliğe maruz bırakarak hem fiziksel hem de zihinsel hastalıklara zemin hazırlar.

Kültürümüzün “normal” olarak kabul ettiği pek çok sağlıksız durum ile insanın evrensel ve temel ihtiyaçları arasındaki çelişkiyi aşağıdaki tabloda görebiliriz:

Kültürümüzün “Normal” Kabul Ettiğiİnsanın Temel İhtiyaçları
Aşırı bireycilik ve rekabetBağlantı, aidiyet ve topluluk
Sürekli stres ve meşguliyetGüvenlik, dinlenme ve oyun
Duyguları bastırma ve “güçlü” olmaÖzgünlük ve duygusal ifade
Tüketim yoluyla mutluluk arayışıAnlam, amaç ve içsel doyum

Bu “çarpık normallik fikri”, sağlığa giden yoldaki en büyük engellerden biridir. Bizi, halihazırda bilimsel olarak bildiklerimize göre hareket etmekten bile alıkoyar. Toplumumuzun normalleştirdiği bu koşulların, aslında insan doğası için ne kadar anormal olduğunu fark etmek, hem bireysel hem de toplumsal iyileşme için kritik bir adımdır.

Sonuç: Anlamak, Şefkatin Başlangıcıdır

Bu yolculuğun sonunda, travmanın çok katmanlı doğasına dair temel anlayışları özetleyebiliriz. Bu ilkeleri özümsemek, hem kendimize hem de çevremizdekilere daha şefkatli bir gözle bakmamız için sağlam bir zemin oluşturur.

  • Travma, bir olay değil, kendimizden kopmamıza neden olan içsel bir yaradır. Bu yara, hayatın erken dönemlerinde bağlanma ihtiyacımızı korumak için özgünlüğümüzden vazgeçtiğimizde oluşur.
  • Beden ve zihin ayrılmaz bir bütündür; duygusal acı fiziksel hastalığa dönüşebilir. Bastırılmış duygular ve kronik stres, bağışıklık sistemimizi zayıflatır ve birçok kronik rahatsızlığa zemin hazırlar.
  • Bağımlılık ve akıl sağlığı sorunları, travmaya verilen anlaşılır ve zeki hayatta kalma tepkileridir. Bu durumlar birer hastalık etiketinden ziyade, derin acıyı dindirme ve dayanılmaz koşullara uyum sağlama çabaları olarak görülmelidir.
  • İçinde yaşadığımız “toksik kültür”, sağlıklı insan ihtiyaçlarıyla çelişen koşullar yaratarak yaygın acıya katkıda bulunur. Stres, izolasyon ve anlamsızlık, sağlığımızı baltalayan normalleştirilmiş özelliklerdir.

Travmayı ve onun derin kökenlerini anlamak, yargılamanın yerini şefkatin alması için atılacak ilk ve en önemli adımdır. Bu yeni anlayış, kendimize ve başkalarına olan yaklaşımımızı kökten değiştirme gücüne sahiptir. “Bozuk” veya “hasta” olarak etiketlediğimiz şeylerin aslında acıya karşı geliştirilmiş zeki adaptasyonlar olduğunu fark ettiğimizde, suçlama yerini merak ve anlayışa bırakır. İyileşme, bir varış noktası değil, kaybolan parçalarımızla yeniden temas kurma yolculuğudur ve bu yolculuk cesaret, öz-şefkat ve bastırılmış hakikatle yüzleşme pratiği gerektirir.

Posted in