Gabor Maté’den Hayatınızı Değiştirecek 4 Sarsıcı Gerçek
Giriş: Normal Bir Efsane mi?
Modern yaşamın bitmek bilmeyen temposunda kaçımız kendimizi tükenmiş, kaygılı veya nedensiz bir stresin altında ezilirken buluyoruz? Sürekli artan kronik hastalıklar, zihinsel sağlık sorunları ve genel bir huzursuzluk hali, sanki çağımızın varsayılan ayarları haline geldi. Bu durumu o kadar kanıksadık ki, artık onu “normal” olarak kabul ediyoruz. Peki ya bu “normal” algısı, sağlığımızı ve mutluluğumuzu baltalayan dev bir efsaneden ibaretse?
Dr. Gabor Maté ve oğlu Daniel Maté’nin kaleme aldığı “Normal Efsanesi” tam da bu rahatsız edici soruyu masaya yatırıyor. Kitap, en temel inançlarımıza meydan okuyor: Dr. Gabor Maté, “normal” dediğimiz şeyin bizi aktif olarak hasta eden kültürel bir kurgu olduğunu, en sevdiğimiz kişilik özelliklerimizin unutulmuş yaraların izleri olabileceğini ve toplumun başarı tanımının aslında bir hastalık reçetesi olduğunu iddia ediyor. Bu yazıda, kitaptaki en çarpıcı ve hayatınızı yeniden gözden geçirmenizi sağlayacak dört temel çıkarımı ele alacağız. Hazırsanız, normallik algınızı temelden sarsacak bir yolculuğa çıkıyoruz.
1. “Normal” Kültürümüz Aslında Zehirli
Dr. Maté, “toksik kültür” kavramını, bizi çevreleyen sosyal yapılar, inanç sistemleri ve değerler bütünü olarak tanımlıyor. Ona göre, içinde yaşadığımız modern Batı kültürü, temel insani ihtiyaçlarımıza uygun olmayan ve bu uyumsuzluk sonucunda bizi sürekli bir stres, eşitsizlik ve sosyal izolasyon bombardımanına tutan dev bir “laboratuvar deneyine” benziyor. Bu deneyin sonuçları ise istatistiklerde açıkça görülüyor.
Bu argümanı destekleyen veriler oldukça çarpıcıdır. Tarihin en zengin ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri’nde, yetişkinlerin %60’ının kronik bir rahatsızlığı varken, %40’ından fazlası iki veya daha fazlasına sahip. Nüfusun yaklaşık %70’i en az bir reçeteli ilaç kullanıyor. Atlantik’in diğer yakasında, Avrupa’da ise zihinsel bozukluklar “21. yüzyılın en büyük sağlık sorunu” olarak tanımlanıyor.
Bu istatistikler, alarm zillerini çaldırması gereken bir sağlık krizine işaret ediyor. Ancak kültürümüz, bu durumu o kadar normalleştirdi ki, artık onu sorgulamadan kabul ediyoruz. Maté’nin de belirttiği gibi, sorun bireysel başarısızlıklardan çok, insan doğası ile içinde yaşadığımız kültür arasındaki derin uyumsuzluktan kaynaklanıyor.
“Kültür sağlıklı veya toksik, besleyici veya öldürücü olabilir.” – Thom Hartmann
2. Kişiliğiniz, Travmaya Verdiğiniz Bir Tepki Olabilir
Toplumda genellikle takdir edilen bazı kişilik özellikleri vardır:
Başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarınızın önüne koymak, aşırı sorumluluk sahibi olmak, çatışmadan kaçınmak ve her zaman “güçlü” görünmek.
Peki ya bu özellikler, aslında erken dönem travmalarına karşı geliştirdiğimiz karmaşık başa çıkma mekanizmalarından ibaretse?
Bu, Maté’nin en sarsıcı iddialarından biridir. Kronik hastalığı olan danışanlarında tekrar tekrar gözlemlediği bu örüntüler, aslında kişinin kendisiyle olan bağını nerede ve nasıl kaybettiğinin bir haritasını sunar.
Dr. Maté, kronik hastalığa sahip insanlarda sıkça gözlemlediği beş temel kişilik özelliğini şöyle sıralıyor:
- Başkalarının duygusal ihtiyaçları için otomatik ve kompulsif bir endişe.
- Sosyal rol ve görevlerle katı bir özdeşleşme.
- Dışa odaklı, aşırı yönlendirilmiş bir hiper sorumluluk.
- Sağlıklı öfkenin bastırılması.
- “Diğer insanların nasıl hissettiğinden sorumluyum” ve “Kimseyi asla hayal kırıklığına uğratmamalıyım” gibi temel inançlar.
Bu, asla “hayır” diyemeyen “süper sorumlu” kişi, enerjisi tükenmiş halde koşturan bakıcıdır ve Maté’nin tedavi ettiği pek çok hasta gibi, bedeni kendisinin asla söyleyemediği “hayır”ı söylemek zorunda kaldığı için eninde sonunda kronik bir hastalık geliştiren kişidir. Bunlar kişisel kusurlar değil; kendini bastırmayı ödüllendiren ve kendini terk etmeyi güçlülükle karıştıran zehirli bir kültürün taleplerine mükemmel bir şekilde uyum sağlamış hayatta kalma adaptasyonlarıdır. Oysa Maté’ye göre bu davranışlar, sevgi ve kabul görmek için kişinin kendi özgün benliğini ve temel ihtiyaçlarını feda ettiği erken dönem yaralarının izlerini taşır.
“Kronik depresyonla yoğun bir şekilde baskılandım ama bu irademi öldürmek yerine, beni motive etti: önümdeki büyük ya da küçük herhangi bir görevde yeterince iyi olabilirsem, birkaç dakikalık mutluluğa sahip olabileceğimi düşündüm.” – Elizabeth Wurtzel
3. Zihin ve Beden Asla Ayrı Değildir (Ama Tıp Öyleymiş Gibi Davranır)
Modern tıp, bedeni parçalara ayıran ve zihni denklemin dışında bırakan indirgemeci bir yaklaşıma sahiptir. Bir hastalığı tedavi ederken genellikle sadece semptomların görüldüğü organa odaklanır, o kişinin duygusal dünyasını, stres seviyesini veya yaşam öyküsünü göz ardı ederiz. Ancak bilim, bu ayrımın yapay olduğunu kanıtlamaktadır. Merhum sinirbilimci Candace Pert, bu bütünlüğü vurgulamak için “bedenzihin” (bodymind) terimini ortaya atmıştır; çünkü zihin ve beden, birbirinden ayrılamaz tek bir sistemdir.
Duyguların fiziksel sağlığımız üzerindeki somut etkileri şaşırtıcı derecede güçlüdür:
- Almanya ve İngiltere’de yapılan çalışmalar, duygusal baskılamanın, özellikle de öfkenin bastırılmasının, meme kanseri ve ALS (Amyotrofik Lateral Skleroz) gibi hastalıklarla güçlü bir ilişkisi olduğunu göstermiştir. Hatta bazı nörologların, ALS hastalarını “fazla kibar” olmalarından tanıyabildiklerine dair anekdotlar mevcuttur.
- Yas tutmak gibi derin duygusal kayıpların, bağışıklık sistemini zayıflatarak kanser riskini artırdığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Peki bu nasıl olur?
Bastırılmış duygular, kronik strese yol açar. Bu durum, kortizol gibi stres hormonlarının sürekli salgılanmasına neden olarak vücudun hassas dengesini bozar, bağışıklık sistemini zayıflatır ve fiziksel hastalığa zemin hazırlayan kronik iltihaplanmayı (enflamasyonu) tetikler. Bu bütünsel bakış açısı aslında yeni değil. Dr. Soma Weiss gibi hekimler 1930’larda bile “sosyal ve ruhsal faktörlerin her hastalıkta rol oynadığını” savunuyordu. Ancak modern tıp, bu bilgeliği büyük ölçüde göz ardı ederek, zihni ve duyguları ölçülemez “olmayan şeyler” olarak etiketleyip denklemin dışında bırakmayı tercih etmiştir.
“Bir şeyi ölçemediğimiz sürece, bilim onun var olduğunu kabul etmeyecektir, bu yüzden bilim duygular, zihin, ruh veya ruh gibi “olmayan şeylerle” uğraşmayı reddeder.” – Candace Pert, Ph.D.
4. En Derin İnsan İkilemi: Bağlanma mı, Özgünlük mü?
Dr. Maté’ye göre, insan gelişiminin en temelinde yatan bir ikilem vardır: Hayatta kalmak için bakım verenlerimize duyduğumuz derin “bağlanma” ihtiyacı ile kendi gerçek benliğimizi, duygularımızı ve ihtiyaçlarımızı ifade etme “özgünlük” ihtiyacı arasındaki çatışma. Bir çocuk için hayatta kalmak, bağlanmanın korunmasına bağlıdır. Bu nedenle, bir çocuk özgünlüğü ile bağlanma arasında seçim yapmak zorunda kaldığında, istisnasız her zaman bağlanmayı seçecektir.
Eğer bir çocuğun öfke, üzüntü veya korku gibi özgün duyguları ebeveynleri tarafından kabul görmez, hatta cezalandırılırsa, çocuk bu duygularını bastırmayı öğrenir. Bu, ebeveynle olan bağı korur, ancak çocuğun kendisiyle olan en temel bağını koparır. Dr. Maté, bu dinamiği kendi hayatından dokunaklı bir örnekle anlatır: Bebekken, doktorun katı beslenme programına uymak zorunda olan annesi, onun umutsuz ağlamalarını 90 dakika boyunca dinlemek zorunda kalmıştır. Maté, bu deneyim sonucunda kendi ihtiyaçlarını bastırarak “iyi bir bebek” olmayı, yani özgünlüğünden vazgeçerek bağlanmayı güvence altına almayı öğrendiğini aktarır.
Bu erken dönemdeki “seçim”, bu makaledeki diğer tüm noktaların temelini oluşturan bir başlangıç hikayesidir. Özgünlüğü bağlanma uğruna feda etme trajedisi, başkalarını memnun etmeye odaklı, duygusal olarak bastırılmış kişilik özelliklerinin doğduğu yerdir. Bu, özgün duygular sürgün edildiği için zihin ile beden arasındaki ayrılığı yaratan temel kopuştur. Ve son olarak, bu içsel bölünme bizi bu kopukluktan faydalanan zehirli bir kültürün taleplerine karşı savunmasız bırakır. Böylece, çocukluktaki bu ilkel ikilem, yetişkinlikteki ilişkilerimizi, sağlığımızı ve dünyaya bakışımızı derinden şekillendirir.
“Bir tür travma öngörmeden bireysel bir yaşamın kapsamını hayal etmek zordur; çoğu insanın bu konuda ne yapacağını bilmesi de zordur.” – Mark Epstein
Sonuç: Efsaneyi Yıkıp Gerçeği Kucaklamak
Bu dört sarsıcı gerçek—bizi hasta eden “normal” bir kültür, travmaya tepki olarak gelişen bir kişilik, birbirinden ayrılamaz bir zihin-beden bütünlüğü ve bağlanma-özgünlük ikilemi—ortak bir noktada buluşuyor: Çektiğimiz acıların çoğu, kişisel başarısızlıklarımızdan değil, kendimizle ve gerçek ihtiyaçlarımızla olan bağımızı koparmamızdan kaynaklanıyor.
Bu farkındalık, karamsarlığa kapılmak için bir neden değil, tam aksine, iyileşme yolunda atılacak en önemli ilk adımdır. Maté’nin önerdiği gibi, sağlığa giden yol, içinizde bozuk olanı tamir etmekle ilgili değil, geride bırakmak zorunda kaldığınız bütünsel ve özgün kişiyi cesurca yeniden keşfetmekle ilgilidir. Kendi “normallerimizi” sorgulamak, bastırdığımız duygulara kulak vermek ve özgün benliğimize yeniden bağlanmak, bütünlüğe giden bir yol sunar.
Eğer “normal” sandığımız şey bizi hasta ediyorsa, hem kendimizle hem de dünyayla daha sağlıklı bir ilişki kurmak için bugün hangi küçük adımı atabiliriz?
