3–5 dakika

Merhaba, bugün hepimizin içinde yaşadığı o toplum dediğimiz şeye, Nihan Kaya’nın eseri üzerinden bambaşka, belki de biraz rahatsız edici bir pencereden bakacağız.

Gelin en temel kabullerimizi şöyle bir sarsalım.

Şimdi düşünelim, düğünler, bayramlar, o özel kutlamalar, bunlar hayatımızın en güzel anları değil mi? Hani bizi bir arada tutan, o toplumu toplum yapan harç gibi görürüz bunları. Nihan Kaya’nın ortaya attığı o sarsıcı soru da işte tam bu noktada başlıyor. Peki ya o bizi bir arada tuttuğunu sandığımız gelenekler, o harç, aslında farkında bile olmadığımız bir kafesin parmaklıklarıysa? İşte bu soru bir anda her şeyi, tüm sosyal hayatımızı sorgulamamıza yol açıyor.

Hadi gelin, ilk olarak en çok kutladığımız, en sevdiğimiz törenlerden birine bakalım. Düğünlere.

Şöyle bir gözünüzün önüne getirin. Gelinlikler, o büyük pastalar, danslar, her şey sanki sadece aşkın kutlaması gibi duruyor. Ama acaba gerçekten neyi kutluyoruz? İşte Kaya’ya göre bu pırıltılı yüzeyin hemen altında aslında bir mülkiyet devri yaşanıyor. Ve bu devir teslim töreninin merkezinde ne yazık ki bir özne olarak değil, bir nesne olarak kadın var. Bu durum geleneksel rollere biraz daha yakından bakınca iyice netleşiyor. Hani kullandığımız ifadelere bir bakın.

Kız istenir, gelin alınır.

Hep bir pasiflik, bir edilgenlik hali var değil mi? Gelin, eylemi yapan değil, kendisine bir eylem uygulanan taraf gibi konumlandırılıyor. Kaya, bu törenleri modern zamanların bir nevi kurban ritüeli olarak görüyor. O beyaz gelinlik, o kutlamalar, bunlar sadece iki insanın birleşmesi için değil, aynı zamanda gelinin bedeni artık toplumsal bir varlığa dönüşürken, onun eski benliğine, kendi bireyselliğine son bir veda anlamına geliyor. Ama durun, bu toplumsal mülkiyet iddiası sadece kadın bedeniyle sınırlı değil.

Benzer bir durumu erkekler için sünnet törenlerinde de görüyoruz. Odak bu sefer erkek bedenini tanımlamaya kaysa da temel mekanizma aslında aynı. Yine cinsel organlar merkezinde dönen, halka açık bir ritüel. Yani asıl kilit nokta şu ki bu kutlamanın özü aslında çocuğun sağlığı ya da dini bir gereklilik değil, bu toplumun erkek cinsel kimliğinin ne kadar önemli olduğuna dair yaptığı bir beyan ve bu beyan üzerinde hiçbir söz hakkı olmayan bir çocuğun bedeni üzerinden yapılıyor. Gördüğünüz gibi en büyük, en neşeli törenlerimiz bile aslında bireyleri belli rollere sokan çok güçlü mekanizmalar.

Peki bu programlama, bu rollerin öğretilmesi ne zaman başlıyor? İşte Nihan Kaya’ya göre cevap çok net, sandığımızdan çok çok daha erken. Kaya, bu toplumsal cinsiyet rollerinin ilk kullanım kılavuzunun peri masalları olduğunu söylüyor. Hani hepimizin bildiği o Sindirella masalını bir düşünün mesela. İşte bu karşılaştırma aslında her şeyi gözler önüne seriyor. Sindirella iyi, tatlı ve pasif olduğu için sonunda evlilikle ödüllendiriliyor. Ama hırslı, iddialı yani proaktif olan üvey kız kardeşler, onlar çirkin olarak damgalanıyor ve cezalandırılıyor. Verilen mesaj o kadar net ki, kadının değeri kendi hedeflerinin peşinden koşmasında değil, sabırla bir erkek tarafından kurtarılmayı beklemesindedir. Hatta Kaya, işi bir adım daha ileri götürüp, gerçekten sarsıcı bir iddiada bulunuyor. Diyor ki, masallardaki o kötü kraliçe ya da o cadı üvey anne var ya, işte o, aslında prensesin, o ataerkil sistemin içinde yıllar geçirdikten sonra dönüştüğü şeyin ta kendisi. Yani dünün masum prensesi, bugünün sistem gardiyanı oluyor.

Peki, tüm bu masal idealleri, bu programlama, gerçek dünyayla buluşunca ne oluyor? Elbette, bunun ağır bir bedeli var. Kitapta alıntılanan bu güçlü söz, durumun ne kadar ciddi olduğunu anlatıyor aslında.

“İyi bir kadın olabilmek adına genç kızların hayalleri, hırsları, merakları hepsi defalarca tekrar tekrar engelleniyor. Bu, aslında benliğin sembolik olarak binlerce kez ölmesi demek.”

Kaya, kız çocuklarına değerlerinin adeta kendi evlerinde birer uşak gibi başkalarına hizmet etmekten geldiğinin nasıl öğretildiğini anlatıyor. Başkalarının ihtiyaçlarını onlardan önce tahmin etmeleri, görünmez olmaları, hem fiziksel hem de duygusal olarak mümkün olduğunca az yer kaplamaları. İşte bunlar övülen şeyler oluyor. Peki bu noktada hepimizin aklına aynı soru geliyor değil mi?

Madem bu roller bu kadar kısıtlayıcı, insanı bu kadar boğuyor, o zaman neden hepimiz bu oyunu oynamaya devam ediyoruz?

Neden kimse yeter artık demiyor?

İşte cevap, Kaya’nın Sartre’den alıntıladığı bu inanılmaz içgörü de saklı. Diyor ki,

Kendi özgürlüğümüzü hissettiğimiz oranda başkasının özgürlüğüne saygı duyarız. Yani kendi kafesini içselleştirmiş, kabullenmiş bir insan, kafesin dışına çıkmaya çalışan bir başkasını gördüğünde rahatsız olur. Hatta o kafesin en sadık, en acımasız gardiyanına dönüşür.”

Tüm bunlar da bizi Nihan Kaya’nın bu analizinden çıkaracağımız asıl sonuca getiriyor. Buradaki mesele birilerini suçlamak değil, mesele farkında olmak.

Şöyle bir düşünün, büyük bir düğün yapma baskısı, bayramlarda kimin elinin önce öpüleceği, aile toplantılarının o yazılı olmayan kuralları. Geleneklerimiz ve sosyal normlarımız aslında hepimizin oynamayı kabul ettiği kollektif bir hikaye ve bizler de bu hikayenin içindeki aktörleriz.

İşte Kaya’nın analizi bize bir çıkış yolu da sunuyor aslında. Diyor ki, bu gelenekleri bir uyurgezer gibi sorgulamadan yaşamayı bırakalım, bunun yerine durup bizden oynamamız istenen bu rollerin ne olduğunu, kime hizmet ettiğini bilinçli bir şekilde incelemeye başlayalım.

Yani özetle amaç o kafesi görüp umutsuzluğa kapılmak değil, tam tersi. Amaç, o kafesin kapısının anahtarının aslında bizim elimizde olduğunu fark etmek.

Eğer toplum dediğimiz şey kendimize anlattığımız bir hikaye ise ve bizler de bu hikayenin yazarlarıysak, o zaman kendimize sormamız gereken tek bir soru kalıyor.

Bu hikayenin bir sonraki bölümünde bizim rolümüz ne olacak?

Posted in