Okuma süresi 11 dk

2023 seçimlerinden bu yana hayli zaman geçti bu yazıyı kaleme alana kadar. Süreç boyunca hepimizin kendi öznel deneyimi farklı oldu. Deprem bölgesi çalışmaları ve seçim takvimi arasında yazıları biraz rafa kaldırmıştım ki sakin kafa ile şuna bir bakalım diyecek bir motivasyon bulabildim nihayet. Bu yazıda insanların olaylara bakış açıları, kişilikleri, erken çocukluk deneyimleri ve düşünme şekillerinin iyimserlik, kötümserlik ve öğrenilmiş çaresizlik ile nasıl ilişkili olduğunu pozitif psikoloji deneyleri üzerinden özetlemeye çalıştım. Keyifli okumalar.

Yaşamlarımızda kendimizi sıklıkla sadece neyin olumlu olduğuna değil, neyin optimal olduğuna karar vermeye çalışırken buluruz. Seçim zamanları da bunu zorlaştıran unsurlardan biri. Yaşamlarımızı nasıl iyi bir şekilde sürdürebileceğimizi düşünürken kendimize ve kendi değer sistemimize göre hayatımıza pozitif olarak yansıyacak olanı seçmeye meyilli gibiyiz. Ancak bazı durumlarda seçimlerimizin sonuçları hayal ettiğimiz gibi olmaz ve beklentimizin karşılanmaz, hayal kırıklığına uğrar ve içeride biriken bir duygu ile bunun hesabını sormaktan tutun, ilgisi olmayan insanları suçlu ilan etmeye kadar gidebiliriz. Aslında seçim yaparken çok da bilinçli değilizdir. Üstelik bir de kriz ortamı varsa tek baktığımız istediğimiz şeyleri hedeflemek ve istemediğimiz şeylerden uzaklaşmak olabilir. Oysa tam da böyle bir durumda bu ikisi arasında bir dengeye ihtiyaç duyarız.

Hayatınıza şöyle bir bakın; mesela bazen uzun dönemde istediğiniz şeyleri elde etmek için kısa dönemde istemediğiniz şeyleri yapmış olabilir misiniz? Örneğin bu üniversite sınavını kazanmak için bir süre size keyifli gelen etkinliklerden uzaklaşmak gibi bir şey olabilir.

Peki bu zorlu seçimleri nasıl daha etkin yapabiliriz? Her ne kadar insanın en içgüdüsel tarafı acıdan kaçıp hazza koşmak istese de bazı durumlardaki seçimlerimiz olanın bundan farklı olduğunu gösteriyor.

Tarihsel kayıtlar gösteriyor ki “Hayatı yaşamaya değer kılan şeyin ne olduğu” ve “yaşamın nasıl iyileştirilebileceği”ne dair temel sorular günümüzden 2500 yıl önce de sorulmuş. Özetle bu konu uzun zamandır insanlığın ilgi odağında. Binlerce yıl boyunca ve farklı kültürlerde din adamları, şairler, müzisyenler, sanatçılar, filozoflar ve tarihçiler bu soruların yanıtlarını araştırmışlar. Örneğin bundan 2500 yıl önce Çin’de yaşayan Konfüçyüs’a göre göre bireysel ve toplumsal refah için önemli olan uygun sosyal ilişkilerdi. Konfüçyüs’ün ölümünden kısa bir süre sonra Yunanistan’da doğan Sokrates, filozofların fiziksel dünyayı anlamak için geliştirdikleri titiz sorgulama yöntemlerini inceledi. Ancak daha çok insan dünyasıyla ilgilenen Sokrates, bu yöntemleri bu hayatın nasıl iyi yaşanabileceğinin araştırılmasında uyguladı. Platon insan gelişiminde arasında; erdem, adalet, cesaret, dindarlık, hakikat, zevk, yaratıcılık, güzellik ve sevgi yer alan bir çok konuda araştırma yaptı. Platon’un en ünlü öğrencisi Aristoteles ise insanın gelişmesi ve bunu başarmak için gereken karakter hakkında kapsamlı yazılar yazdı. Sorular soruları doğurdu ve “Hayatın nasıl iyi yaşanacağı” pek çok öğretinin ve psikolojinin odak noktası oldu.

Amerikan psikolojisinin babası olarak adlandırılan William James, insanın optimal işleyişi konusunda yoğun çalışmalar yaptı. James, sağlıklı düşünmeyi incelemiş ve insanın güçlerini ( güçlü yönler, yetenekler, yetkinlikler) ve bunların farklı insanlarda en iyi şekilde nasıl ortaya çıkarılabileceğini araştırmayı önerdi. 20. yüzyılın ortalarında hümanist psikolog Abraham Maslow, insan potansiyelinin ve potansiyelimizi gerçekleştirmek için sahip olduğumuz kendini gerçekleştirme arzusunun önemini vurguladı. Büyümeye ve buna yol açabilecek seçimlere odaklandı. 20. yüzyılın sonunda Martin Seligman gibi psikologların pozitif insan deneyimi ve pozitif insan işleyişinin çeşitli yönlerini bilimsel olarak incelemenin yollarını geliştirmeye başlamasıyla da pozitif psikoloji gelişmeye başladı. Araştırmacılar, yalnızca iç gözlem veya vaka çalışmalarına dayanmak yerine, çok sayıda insanın deneyimlerini, yargılarını ve davranışlarını incelemek için titiz ampirik (deneysel) araştırma yöntemleri kullanmaya başladılar. Bunların refah ve insani gelişim ile nasıl bağlantılı olduğunu görmeye çalıştılar.

Araştırmaların ilk zamanlarında ne yazık ki köpeklerle deneyler yapıldı ve öğrenilmiş çaresizliğin nasıl oluştuğu anlaşılmaya çalışıldı. (Daha sonra köpekler tamamen bu deneylerden çıkarıldı ve insani yöntemlerle insanlar üzerinde deneyler gerçekleştirildi.) Örneğin; kaçınılmaz bir gürültü ortamına maruz bırakılan deneklerden ilk defasında kaçmasına izin verilmeyenlerden üçte ikisi kaçabilecekken artık kaçamayacağını düşündüğünden ikinci seferde kaçmadı. Araştırmacılar aynı davranışı sergilemeyen ve çaresizliğe bağışıklığı olduğu görülen diğer üçte birlik kısma odaklandı. Hem hayvanlarda hem de insanlarda deneysel olarak bulunan şey, ilk deneyimin şok veya gürültü gibi kötü bir olaydıysa ve kaçabilirsen daha sonra tekrar kaçınılmaz bir gürültü veya şok yaşadığında, çaresizliğe karşı bağışıklık kazandığındı. Artık böyle bir durumla karşılaştığında çaresiz kalmıyordun. Bu konuyu daha da derin araştırmak isteyen Seligman ve ekibi soruları “Çaresiz kalmayan insanların erken çocukluk deneyimleri ve kişilikleri nasıl?”, “Bu insanları çaresizlikten ne koruyor?”, “Bazılarını kötü olaylara karşı bu kadar hassas kılan ve ne olursa olsun çaresiz kalmasına neden olan şey ne?”, ve tersine, “Diğer insanları çaresiz kalmaktan koruyan şey ne?” diye değiştirdiler. Böylece kişiliğe bakmaya başladılar. İnsanların başlarına gelen kötü olaylar hakkında düşünme biçimine baktılar ve kötü olaylar hakkında düşünme biçiminin kırılganlık veya çaresizlikten korunmayı oluşturan üç boyutunu fark ettiler.

İlk boyut, başınıza kötü bir olay geldiğinde bunun geçici mi yoksa kalıcı mı olduğunu düşündüğünüz? Sevdiğiniz biri tarafından reddedildiniz, sevilmediğinizi mi düşünürsünüz, ki bu nispeten kalıcıdır, yoksa onun vefasız olduğunu mu düşünürsünüz? İkinci düşünme biçiminde mesele o kişiyle ilgilidir, sizinle ilgili değil yani başka birine sevilmek için gidebildiğimizde yaşanan geçici olur. Bu açıdan araştırmacılar “Kötü olayların zamanla geçip gideceğini düşünebilen insanlar, yeni durumlarda çaresizliğe karşı bağışıklık kazanmış oluyorlar mı?” ve tersine, “kötü bir olay meydana geldiğinde, bunun uzun süreceğini ve sonsuza kadar devam edeceğini düşünen insanlar, uzun süre çaresiz mi kalacaklar?” diye de merak etmeye başladılar.

İkinci boyut; “Bu düşünme şekli bazı durumlarda mı geçerli yoksa her durumda mı geçerli?” sorusunun yanıtı idi. Bir matematik sınavında kötü bir sonuç aldınız ve kendi kendinize “Ben aptalım” diyebilirsiniz. Bu kimliğinize yönelik tanımladığınız bir etiket olduğu için Aptallık hayatınızda birçok duruma yayılır. Ya da “matematikte kötüyüm” diyebilirsiniz ve bu sadece bir durumla ilgilidir. Araştırmalar sonucunda fark edildi ki kötü olayların sadece bir durumdan ibaret olduğunu düşünen kişiler çaresiz olduklarını düşünmüyorlar, diğerleri ise çaresizliğe yatkın oluyor.

Üçüncü boyut ise “Genel olarak kötü olayların kontrol edilebilir mi yoksa kontrol edilemez mi?” olduğunu sorgulamaktı. Kötümserler, patronları onlara altından kalkabileceklerinden daha fazla iş verdiğinde ve onlardan bir neden üretmesini istediğinde, “O çok zorba bir patron” diyen insanlardı. Diğerleri ise “bu işi yapabilecek yeteneğe sahip değilim” dediler. Test edilen şey, kötü olayların zaman içinde kalıcı ya da geçici olduğuna ne ölçüde inandığınız ve kötü olayların bir konuya özgü ya da yaygın olup olmadığını düşünüp düşünmediğimizdi. Yani kötümserler, ya da felaket tellalları, başlarına kötü olaylar geldiğinde refleks olarak “sonsuza kadar sürecek, yaptığım her şeyi baltalayacak, bu benim ve bu kontrol edilemez” diye düşünen insanlardı. İyimserler ise kötü olaylar meydana geldiğinde bunun geçici olduğuna, sadece bir durum olduğuna, bu konuda bir şeyler yapabileceğine ve bunun kendi hatası olmadığına inanan insanlardı. Bu yüzden şu soruyu sordular: “İyimserler ve kötümserler laboratuvarda nasıl davranıyor?” Çaresiz kalmayanlar iyimserler ve ne yapılırsa yapsın orada öylece oturanlar ise kötümserlerdi. Yani, genel olarak, felaket tellalı olmanın, kötümser olmanın, laboratuvarda çaresiz kalmak için önemli bir risk faktörü olduğu ve iyimser olmanın önemli bir koruyucu faktör olduğunu buldular.

Üç temel boyut ortaya çıktı:

  1. Geçici mi kalıcı mı? Kötü bir olayın geçici mi yoksa kalıcı mı olduğunu düşünürüz. Örneğin, bir arkadaşın vefasızlığı kalıcı mı, yoksa sadece o anlık mı?
  2. Durumsal mı genelleştirilmiş mi? “Ben aptalım” mı yoksa “matematikte kötüyüm” mü? Duruma özel düşünenler çaresizlikten daha az etkileniyor.
  3. Kontrol edilebilir mi değil mi? Kötümserler, kötü olayları kontrol edilemez görürken, iyimserler duruma müdahale edilebileceğine inanır.

Şimdi sorayım, bu araştırma sonucuna göre bugünden sonra başınıza kötü diye nitelediğiniz bir olay geldiğinde duruma nasıl bakmayı tercih edersiniz?

Kaynak : Martin Seligman – Pensilvanya Üniversitesi Pozitif Psikoloji ders notları

Posted in